|
Ebrû'nun Felsefesi |
Bazı günler, şafak veya gurup vakti ufka
bakarsanız; kırmızı, sarı, lacivert ve mavi
renklerin en ilahi tonları ile, bulutlardan bir
ebrunun daha doğrusu ebrînin şekillendiğini
görürsünüz. Yine bazı gecelerde, bulutlu semalar
kadar geniş bir ebru teknesine, mehtabın usta
fırçasıyla lacivert, mavi ve ışıklı beyazın
bütün nüanslarını serpiştiriverdiğine elbet
rastlamışsınızdır.
İşte sanatkar dedelerimiz, bir anda değişip
kaybolan bu semavi güzellikleri yeryüzüne
aksettirerek, onların ağaç yeşiline ve toprak
rengine olan hasretini giderdikten sonra, bu
şahane tabloyu kağıt üstünde de ebedileştirmeyi
bilmişlerdir. Bu anlayış içerisinde tanrısına
boyun kesen sanatkarın benlikten uzaklaşan
gönlü, sanki ebru teknesinde şekillenmiş
gibidir. Artık o zaman büyümeye başlayan ebru
teknesi derya kadar genişler, genişler ve
kainata döner. Ebrucunun gönlü gibi.
Hz. Ali ne güzel buyurmuş "Sen kendini küçük bir
cisim sanırsın, halbuki bütün bir alem sen de
dürülüp bükülmüştür."
Uğur Derman
Türk Sanatında Ebru (Ak Yayınları, Nisan 1977)
|
|
|
|
Suya aşk yazan adamlar gördüm. Suya aşk yazan
kadınlar. Kitre dolu kaba narin parmaklarını
daldırıp suya şiir okuyan kızlar. Topraktan renk
devşirip, renkleri suya dokuyup daha sonra onu
kâğıtlarda okuyorlardı.
Önce “aşk” suya düştü,
Sonra da “su” aşka yenik düştü.
Ruhun dinginliğini anlamak için ebru yapılan
suya bakmak yetecektir. Duru, sessiz, sukut gibi
fırtınayı bekleyen bir su. Kabaracak, coşacak,
dalgalanacak sevinçlerin yada hüzünlerin
habercisi olacak.
Biraz sonra üzerine damlalar düşüveriyor,
değişik renklerde ve tonlarda.
Daha birkaç gün öncesinde yollarda ciddiye
alınmadan üzerine basılan çiğnenen topraklar
şimdi suyun yüzeyinde başlayacak bir fırtınanın
hebercisidir.
Düşen her damla daireler çizer. Gücünün
yettiğince. Ardından gelen damlaya yer açar
daralır sonra. Edebin anlatıldığı mekandır bir
bakıma suya düşen her damla. Açılır aşkla ve
kapanır utanarak. Hesapsızdır düşen damlalar
atanın attığıyla kalır ve genişleyebildiği
kadardır dünyadaki yeri. Fırça darbeleri
Ebrucunun haleti ruhiyesini bir nebze olsun
yansıtır, tedirgin,
sakin, çılgın, dingin. Her bir kelime bir tarzı
yada Ebrunun ruh halini yansıtır aslında. Ve bu
hareketler sona giden yolda atılan birer
başlangıç adımıdır.
Ardından renk renk çeşit çeşit ebrular geliyor,
akın akın yürek yürek. Her çeşidin bir hikayesi
bir ad vereni var ömürlerini vererek adlarını
bırakmışlar.
Hatip ebrularıyla ölürken, bugün onun mirası
yeni nesillerin ellerinde ölümsüzlüğe koşuyor.
Suyun saçlarını tarıyor ebrucular, suyun
rüyasını görüyorlar suyla birlikte. Gidip
gelirken tekne boyu, aşka adıyorlar çizdikleri
suyu.
Ve laleler; bahçelerden önce teknelerde açan
laleler. Ardından kağıtlarda yaşayan laleler.
Boy boy renk renk boyun bükmüş divana durmuş
laleler.
Ellerin mahareti yüreklerin genişliğince güzel,
yapanın titizliğince hassas laleler. Her ne
kadar öğretilmiş hareketler olsa da her
sanatkarın kendine has bir lalesi ve ruhunun
aynası var. Çünki her Ebrudan dünyada bir tane
var. Çünki İnsanların ruh hallerinden de bir
tane var. Hangi mutluluğumuz yada hangi
hüznümüzün tekrarı varki. Her şey aynı bile olsa
ya mekan yada gün değişmiştir. Ve her hüzün yada
her sevinç bir defalıktır aslında.
Tekneye yazılan her ebru gibi.
Ve güller bütün güzelliğiyle sözü susturan
güller.
Ve saygıyla birlikte biraz sukut…
Suda açarken suya ah ettiren güller. Aşk
dedirten yar dedirten. Sevgiliye verilirken
başka söze luzum bırakmayan güller. Sevgiliye
göz atan, sevgiyi en güzel anlatan güller. Ve
onu çağıran ve O’na çağıran güller.
Ve Ebrucu Gül işliyor suya Muhammed'i (s.a.v.)
çağrıştırsın diye ve Lale Allah (c.c.)' a
yakarsın diye eğilen dallarıyla. Bu suyun
renklerle oynadığı bir aşk oyunu. Bu oyunun
senaristi Ebrucu. Ebrucu daha çok yüreğini
yansıtıyor suya. Renkleri serpişiyle, renklere
hayat katışıyla ve sonunda aşkını gülle, laleyle
ifade edişiyle önce dokunan, sonra okunan bir
aşk oyunu bu.
Önce “aşk suya düştü,”
Sonra “su aşka yenik düştü”…
Aşka düşecek gibi boya,
Damla, damla düşüyor suya.
Son verip sudaki uykuya,
İner Yusuf ile kuyuya..
Su suskundur kuyuda
Aşk Züleyha'da uykuda
Kervan suda, aşkı bulduya
Suda gül, gülde aşktır Ebruda..
Bilal Tırnakçı
www.dergibi.com
|
|
|
|
Geldiler...Söz yerde kalmasın dediler,
kucaklamaya geldiler.Geldiler; güzellik katmak
için cümle güzel sözlere. Ve özüne ufuklar
açabilmek için sözün, yağmur yağmur yağmaya
bulutlar getirdiler. Yazıların çevresine nisan
nisan göklerden, mermer mermer damarlardan
ziynetler kondurdular. Dalga dalga, çiçek çiçek,
renk renk bulutlar getirdiler ve adına
bulutumsu, bulut renginde, bulutlu mânâsına ebrî
dediler, peşisıra akşamları savurdular.
Geldiler...
Önce sevgilinin kaşındaki kıvrıma, sonra kız
çocuklarına ebrû diye ad koyup şânını
yücelttiler bulutumsuyu âleme destân eylediler.
Avrupa'da "Türk kâğıdı" Arapta "mücezza" adıyla
süslendi kâğıtlar damar damar. İlk örneğini
Buhârâ semalarındaki bulutlardan almıştı ebrû;
ilk gözyaşını Türkistan yaylalarında bıraktı
kıvrım saçlı güzel. Durgun sularına ay düştü
çeyiz sandıklarına istiflenen şiirlerin ve bir
fesleğen yaprağına yazıldı berrak âmentüler.
Anadolu'ya getirdiğinde kar çiğnemekten yorgun
esir tacirleri bu Çiğil güzelini, İstanbul
tahtında Muhteşem Süleyman oturuyor, Fuzulî,
"ilim bir kıyl ü kâl imiş ancak" diyordu.
Geldiler...
Budaksız çam ya çinkodan tekneler yapıp içine
bal kıvamında kitreli sular doldurdular.
Desteseng ile ezdiler bir mermer üzerinde
boyalarını ve merhem merhem sakladılar
kavanozlarda eleğimsağmalara öykünerek
Lahor'dan, Bedahşan'dan, Bengal'den insanlar
kendine rastlıyordu renklerinde... Çividî
topraklardan, kırmız böceğinden, kibrît-i
ahmerden... At kuyruğu fırçalar ile serptiler
boyaları semender renkli tekneye ve
gönüllerinden geçeni nakşettiler Ayvazovski
dalgalarının köpüklerine âraf kuşları gibi.
Geldiler...
Su üzerine resim yaptılar önce, kalp çizdiler,
şakayık ve karanfil resmettiler. Bir denizci
türküsü tutturdular tavlon güvertede, sersefil
şîrpençeleri erittiler beyaz hurafeler
özgürlüğünde. Renk renk hercâîler, deste deste
sünbüller, üftade karanfiller. İlle lâleler...
Solmasın, sararmasın diye bunca çiçek, kağıtlara
sardılar yapraklarını, dallarıdallarını;
Filistin'de bir kuyu Yusuf'u sarar gibi, Yed-i
Beyzâ'da asa, denizi yarar gibi... Boynu bükük
aldanmalar yıldız yıldız ekildi bahçelere ve kuş
dilini bilenler yazdı en eski kafiyeleri suyun
üstüne.
Geldiler...
Suya resmettikleri güzelliklerden hâreler ve
menevişlerle asalet verip kâğıda, cilt cilt
varaklara gülgunî kerrakeler giydirdiler,
zahriyelerden şemselere atıldılar; hatimelerde
zerefşâna çatıldılar. Sevincinden bulutlarda
dolaşıyordu ilk kez kitap olalı kitap. Ayetler,
hadisler, kıtalar, beyitler... Kelam-ı kibar ve
darb-ı meseller... Hayatın horozlu aynasına
vurgun murakkalarla asılırken duvarlara harfler
ve kelimeler, en âsûde uykularını uyumak üzere
ilk kez yasladılar başlarını bulutlara ve her
uyandırılışta bir kez daha zinde yaşadılar
hayatı. Siyah ebrûlerini duruben çatıp gamze
oklarını âşıka atan dilberler bir ebrûli yaşmak
takındılar.
Geldiler...
Çıtalar üzerinde koyu gölgelerde kuruttukları
taze ebrûlara mühreyle fön çektiler, zerefşân
ile sürme. Ad koydular her birine desen desen ve
battalın öbek öbek renklerini hafif bülbül
yuvalarıyla tarttılar. Çiçekliler, gelgitler,
akkâseler, çifte âherliler... Sen de kılçıklı,
ben diyeyim kumlu; sen somaki söyle, ben sünbül
duyayım; sen taraklı öğren, ben tarama
anlatayım... Sefere gecikmiş tayfalar anlattı
yayla göçlerin telli turnalarına Ahd-i Atik
efsaneleri buram buram, ve derinliklerinde
kayboldu kekeme hüzünlerle ritmik sevinçler.
Geldiler...
Sanatlarını adlarıyla andırmak üzere geldiler ve
Ayasofya kürsüsünde Hatip, gül yetiştiren adamın
ruhundan Necmeddin oldu ebrunun adı. Yahudi ile
Şebek... Hezarfen Edhem, Şeyh Sadık ve
Sami'ler... Suda bir Lafza-i celal, kayıtsız
aruz adımlarında bir Sa'dâbâd-lâlesi... Sonra
bir Mustafa Düzgünman ve gelincik ebrusu,
şakayıklar.
Geliyorlar...
Japonya'dan Amerika'ya; Avustralya'dan
Ümitburnu'na kadim "Türk kâğıdı"nı bir medeniyet
mihengiyle tartarak geliyorlar.
Kalkın ve ağlayın!.. Kaldığı yerden devam etsin
rüyalar...
İskender PALA
|
|
|
|
Ebrû. Su üzerine nakış atmanın
sırrı.Kendi gibi tarihçesi de suya
yazılmış olmalı ki adı, menşei tam
olarak çözülmüyor.
Ebr Farsça bir sözcük, bulut. Ebri
bulutumsu. Ebrû suyun üzerindeki
bulutun mütevazı öyküsü. Ya da
sevgilinin karşısındaki harikulâde
kavs. Buluttan yola çıkıp sevgilinin
kaşına varan bir yolculuk. Su
üzerinde.
Suya atılan nakşı arkasındaki
hayattan bağımsız yorumlamanın
imkânı yok. O da hat gibi, minyatür
gibi, çini, tezhib, nakış gibi
soluduğu havanın eseri. Onu da her
harfi bekleyen meleklerin beklediği
muhakkak. “Aşk Estetiği”.
Ebrû aşk, ebrûzene göre . Niye ?
Suya “düştüğünden” mi ?
Her aşk gibi o da daha yüksek bir
alemden “indiğinden” mi ? Yüceliğini
bu iniş grameriyle gösterdiğinden ve
indiği kalbi geldiği yüceliği
çektiğinden mi ?
Peki suya ebru nereden düşüyor ?
Ebrûzenin yüreğinden ? Ebrûzenin
yüreğine nerden ?
Sonu yok .İsm-i Vahid .
Ebrû sır, “hadise cân ile cânân
arasında”. Erbabı, Özbek Şeyhi
Hezarfen Edhem efendi ,”ebrû sihir
gibidir”, demiştim ya , simyası
vardır.
Tüm kainatı ve oluşumu özetler ebrû.
Değil mi ki suya atılan renklere ve
biçimlere müdahale bir noktadan
sonra imkânsızlaşır. Suyun bereketli
kucağına düşen bir damla ,her şey o
damladan olur ebrûda .
O tek damla sonsuzluğa doğru
genişler ve bir noktadan sonra ebrû
kendi başına buyruktur. Bu yüzden
değil mi ki icra ettiği sanatın,
arkasındaki hayatla irtibatını
sorgulayan, bir başka deyişle onun
felsefesini yapmayı ihmal etmeyen
ebrûzen su üzerinde irade- i cüz’i
ile irade-i külli arasındaki abıtayı
hayranlıkla temaşa eder.
Diğer sanatlara göre iyice daralmış
bir irade- i cüz’iyye alanı ve ehli
olmayanın ebrûda tesadüf dediği şey;
İrade-i Külliye. Tevafukât-i
İlâhiye.
Dünya, su üzerinde yazı.
Sonra ? Asıl yazı, kalıcı yazı.
Ebrûnun felsefesi, “Dur geçme ne
kadar güzelsin” ânı.
Ve bir rüya ebrû. Rüya gibi,
birbirinin tamamen aynı olan iki
ebrû çünkü. Her ebrû tektir.
Biriciktir. Yegânedir. Tekrarı,
çoğaltılması muhal farz. Bu yanıyla
icra ettiği sanatın tek defalık, bir
kereye mahsusluk, yenidenlik vasfına
alışkın Müslüman sanatçının özetini
verir teknesi karşısında huşu
içindeki ebrûzen. Öyle olmasaydı
Hasan Akay, her birini aşkla
okşadığı ebrûları “bir defaya mahsus
olarak” kendisine armağan eden suya
şu mısraları okuyabilir miydi?
İçindeki sonsuzun nûru yandıkça
Açılır karanlığın baht-i siyahı.
(Serpmeli Battal Ebrû)
Bütün geleneksel sanatlarda olduğu
gibi, ebrûzen de suyun üzerine
imzasını atmıyor. Suyun derinliğinde
tek bir ân’ın daimiliği. Mülk-i
mutlak.
Ebrû mütevâzı, çünkü hattın, nakşın,
cildin, tezhibin refakatçisi. Onlar
olmaksızın ebrûnun anlamı yok.
Seissiz çığlık. Suskun çiçek. Alkış
hattın. Alkış nakşın. Alkış
tezhibin. Ebrû sussun. Ebrû kendini
suya versin. Bağımsız ülke değil
çünkü. Ebrû bir çerçeve. Hayal
koyucu. Sınır yolcusu. Ama ebrû
ihata edici. Hattı tamamlayıcı,
nakşı bütünleyici. Bir Hâmid-i Âmidi
hattının paspartusunda. Ebrû mavi
hâle . Eflatun seyyâle.
Sanatın seyirlik değil de hayatın
içinden ve mutlak gerçek için olduğu
yerde bu bütünleyicilik ne kadar
anlamlı. Hiçbir şey kendisi için
değil. Gelenek içinde
çerçevelenmesine alıştığımız ebrû
şimdilerde çerçevelenmiş ve duvarda,
artık sadece kendisi için ve
kendisinden ibaret. Âh, “Duy bu
ayrılıklardan şikâyet eder bu ney!”
Fakat yanılmamalı. Gelenek içinde
eşlikçiliği, işlevselliğinin anlamı
deme olan ebrûnun lügatçesi var. Ve
bu, varlığın garantisi. Çünkü
lügatçe varsa dünyası var. “ Hayat
ve Kelimeler”. Kırmızısı gülbahar,
lacivert çivit, siyah is , ebrûnun.
Suyu yağmur, fırçası gül dalı. Tekne
açar ebrûzen, ebrûya başlar. Tekne
kapar ebrûzen ebrûyu tamamlar.
Ebrû. Mülevven ve seyyâl. Ve nazlı,
çok nazlı. Dokunsanız yok olacak,
bütün denge bozulacak. Bir titreyiş,
bir ürperti suyun üzerinde. İhmal,
tehir, iptal yok lügatinde. Tekne
önünde diz çökmezse sudan bir şey
çıkaramayacak ebrûzen.
Ve bir kez olsun tekne önünde iz
çökenin ebrûnun cazibesinden
kurtulma şansı yok. Ebrû çünkü
“Suçiçeği”, alev ateş! Kendi geçse
izleri kalacak suyun “yüzünde”. Âb-rû.
Ve su, çeker daima. Derin su
sarhoşluğu. Değil mi ki bir teknede
tutulmuş su bütün suların
derinliğine mukabil ehâdiyet vasfını
tecelli ettiriyor.
Peki suyun neresindeyiz?
Mevlâna “su nakış tutmaz diyen bura
gelsin”, diyor. Ebrû ile tanışmış
mıydı? Sanat tarihçisi ebrûnun
tarihçesi ile Mevlâna’nın yaşadığı
dönemin verilerini
karşılaştıradursun, su üzerinde
nakış, ebrûdan başka nedir ki?
Nakş-ı Ber- ab!
Su nakış tuttu işte. Bura gelin!
Bura gelin!
Nazan Bekiroğlu |
|